Allah’ın bilinmesi için muhakkak birilerinin cehenneme gitmesi mi gerek?
O’nu isimleri ve sıfatlarıyla tanıyıp cemal ve kemalini görmenin cehennemsiz
bir yolu yok mu?
Hayat yolculuğu boyunca insana eşlik eden bir yol arkadaşı vardır: Sorular.
Doğar doğmaz etrafına sorgulayan bakışlarla etrafına bakmaya başlayan insan,
konuşmaya ilk başladığı günden itibaren de sorular sorar durur.
"Bu ne?," "Şu
ne?" diye başlar sorular. Ve zamanla çoğalır, giriftleşir, zorlaşır ve hatta
keskinleşirler.
Özellikle içinde ‘niye,’ ‘niçin’ veya ‘neden’ bulunan sorular
arasından bazısı öyle zordur ki, cevabını bulmak çoğu kişinin yıllarını alır.
Hatta, bir ömür boyu aradığı halde cevabını bulamadığı ‘niçin’leri olanlar
vardır.
Bu ‘niçin’li sorular arasında belki en hayatî olanı ise, hayatın kendisine ait
olanıdır: Niçin vardır bu hayat? İnsan ne için yaşamaktadır? Etrafımızda olup
biten bütün bu şeylerin anlamı nedir?
Anlamlı olduğunu hissettiği bir kâinatta hayatına bir anlam arayan insan,
kâinatın ve hayatın anlamına dair en tatminkâr cevabı bir Yaratıcının varlığını
anlayıp kabûl ederek bulur. Bu çizgide, ilk olarak, nasıl bir sanat eseri
sanatkârsız olmaz ise, şu muazzam derecede sanatlı kâinat manzarasının da
elbette bir Sanatkârı olduğuna kâni olur insan. Bunu kavradığında, bu kâinatı
yaratan Zâtın onu niye yarattığını ve bu kâinat içinde insanı niye var ettiğini
düşünmeye başlar. Cevap, en doyurucu biçimde, O Zât-ı Zülcelâl’in Kelâm-ı
Ezelîsi ve Resûl-i Ekrem’i (a.s.m.) eliyle gelir. Kelâm-ı Ezelî olarak Kur’ân,
bu kâinatın boş yere yahut oyun ve eğlence olsun diye yaratılmadığını
bildirmektedir. Kâinatı Yaratan, onu, Kendi cemal ve kemalini görmek ve
göstermek istemesi sırrınca yaratmıştır. Zira, cemal ve kemal, yani güzellik ve
mükemmellik görünmek ve tezahür etmek isterler. Kâinat bu sırra binaen
yaratıldığı gibi, insanın yaratılışı da bu sırdandır. Zira, cemal ve kemalin
görünmek ve tezahür etmek, tanım gereği, görüp tanıyacak, bilip takdir edecek
muhatapların da varlığını gerektirir. İşte, insan, şu kâinat manzarasına bakıp,
şu kâinatta tecelli ve tezahür eden özellikleri üzerinden O’nu isim ve
sıfatlarıyla tanımak, O’nun cemal ve kemalini görüp takdir ve ilan etmek üzere
yaratılmıştır. O’nu tanıdığını ve bildiğini ise, O’na ibadet etmek suretinde
göstermesi istenmektedir.
Vahiyler ve peygamberler eliyle öğrenilen ‘sebeb-i sırr-ı kâinat’ın belki en
özet ifadesi budur. Kâinatın ve içinde insanın varoluş sırrının ayrıntılı izahı
için ise, vahiy nurundan beslenen binlerce kitap yazılmış durumdadır.
Bu cevap, gözünün önünde olan bütün bu olaylara, kelimenin tam anlamıyla
‘olanlar’ anlamını taşıyan kâinata, bu arada kendi hayatına anlam arayan insan
için makul ve tatminkâr gelir. Ancak, bir müddet sonra, bu cevabın içinden yeni
sorular çıkar.
Zira, bütün bu ‘olan’ların anlamını kavrayan insan, bu kez bütün bu ‘olan’ların
aynı zamanda ‘biten’ler olmasına takılmıştır. Etrafında olan herşey, olduğu
gibi, bitmektedir de. Üstelik, insan bu bitişleri sevmediği halde bitmektedir.
Neden bitmektedir? Gelenler, neden gitmektedir?
Bu durumda insanın karşısına çıkan ilk cevap, şu dünyanın bir imtihan yeri
olduğudur. Diğer bir deyişle, kalınacak yer değildir dünya; göçülecek yerdir.
Resûl-i Ekrem’in (a.s.m.) bildirdiği üzere, insan ile dünyanın misali, yolcu ve
altında konakladığı bir ağaç misalidir. Bir müddet sonra, yolcu yeniden yola
koyulur ve dünyayı arkasında bırakır. Yalnız insan değil, etrafındaki herşey de
bu oluş ve bitişi, bu geliş ve gidişi yaşamaktadır.
Velhasıl, insanlar şu imtihan dünyasında yüzyüze geldikleri hayat imtihanında
kendilerine ayrılan süreyi doldurup ölüm ile bu diyardan ayrılacaklar; ve öte
dünyada, Hesap Günü imtihan kağıtları değerlendirildikten sonra, geçer not
alanlar ile geçemeyenler ayrışacaklardır. Orada, şu dünya hayatını bu hayatın ve
kâinatın yaratılış gayesi uyarınca yaşayanlar için ebedî bir cennet, bu kâinatın
bir Yaratıcısı olduğunu inkâr edip hayatını kendi keyfince yaşayanlar için ise
cehennem vardır. Bir de, inandığı halde inancının yerini tam yerine getirmeyen,
kâinatın Yaratıcısını bilip O’nu bildiğini ibadetle tam göstermeyen insanlar
için önce bu ihmaline karşılık cehennemde ceza, sonra da imanı için cennette
mükâfat vardır. Elbette, bu şıkların en kötüsü ebediyyen cehennemde kalmak
olduğu gibi, cehenneme hiç uğramadan cennete gitmek en iyisidir.
Fena, zeval ve ölüm gerçeği karşısında dünyamıza gelen sorular, bu kez, özet bir
ifadesi bu olan cevapla tatmin bulur. Ancak, aramızdan, bu cevapla tatmin
bulmayanlar da çıkar. Yahut, bir dönem için kâfi de gelse, zaman içinde bu cevap
da yetmemeye başlar. Bunun bir sebebi, cevabın anahtar kelimesi olarak
‘imtihan’ın bir derece sevimsiz gelmesidir.
Gerçekte, imtihanı sevimsiz bulanların ciddi bir kısmı, tembellerdir—veyahut,
tek bir insan üzerinden düşünürsek, ubudiyet noktasında tembelliğe meyyal
yanımız sevmez imtihanı; nefis sevmez, heva sevmez, heves sevmez. Tembeller
sınav sevmez; çünkü, sınav tembelliklerini ortaya çıkaracaktır.
Hem, çalışkan da olsa, imtihanı geçecek durumda da olsa, ümitsizler de sevmez
sınavı. Sevmezler; çünkü geçeceklerinden emin değillerdir. Bilakis,
geçemeyeceklerini düşünmektedirler. Sınava girmek, ama kötü not almak; bu
ihtimal, imtihanı onlara da sevimsiz gösterir.
Bir de, ne tembel, ne de ümitsiz de olan başka bazı insanlar bu imtihan
açıklamasının karşısına sırf şefkatlerinden dolayı sorular çıkarırlar. Onların
bu soruları sorması, imtihan açıklamasının içinde ‘cehennem’in de varlığından
dolayıdır. Bu kâinatı Yaratan bir Zât-ı Zülcelâl’i, O’nun bu kâinatı bir hikmete
binaen yarattığını, o hikmetin de Kendi cemal ve kemalini görmek ve göstermek
istemesi olduğunu.. bilmektedirler. Onların sordukları, şudur: Allah’ın
bilinmesi için muhakkak birilerinin cehenneme gitmesi mi gerek? O’nu isimleri ve
sıfatlarıyla tanıyıp cemal ve kemalini görmenin cehennemsiz bir yolu yok mu?
Aynı kişiler, yine şefkatlerinden dolayı, bir başka soru da sormaktadırlar. Bu
soru ise, musibetlere dairdir. Şu dünyada niye hastalıklar, musibetler, acılar
ve ayrılıklar vardır? Şu kâinatın Yaratıcısını isimleriyle tanımak için insanın
musibetler yaşaması ve acı çekmesi, daha doğrusu acı çeken birilerinin varlığı
muhakkak şart mıdır?
Bu sorular sorulur; çünkü insana şefkat verilmiştir ve şefkatinden dolayı insan
birileri acı çeksin veya cehennemde yansın istememektedir.
Bu sorular sorulur; çünkü soruyu soran bizatihî ne acıdan zevk alır, ne de
cehennemde yanmak ister. Zaten, bütün bu sorular, ihtimal ki, onun en başta
kendisine olan şefkatinden, kendi ruhunun acı çekmesini ve kendi bedeninin
yanmasını istemeyişinden doğmaktadır,
Kâinatın ve insanın varoluş sırrına iman canibinden gelen açıklamalara
yöneltilen bu sorularda, öte yandan, sorulmamış başka bazı soruların izi yahut
düşülen bazı düşünce yanlışlarının tesiri vardır.
Fakat, her hâlükârda, ortada bu sorular vardır; ve birçok insan iç dünyasında bu
sorulara cevap bulamadığı için bocalayıp durmaktadır.
İçinde musibet olan ve sonunda cehenneme gitme ihtimali bulunan dünya imtihanı
karşısında geliştirilen böylesi soruların ardındaki en önemli sebeplerden biri,
esasında, insanın ‘var olma’nın kıymetini bilemeyişidir. ‘Yok olma’nın
dayanılmaz ağırlığını duymayan, zira var olan insan, var olmanın değişik
mertebeleri arasından en iyisini ve en mükemmelini istediği için musibetlere,
ölüme ve cehenneme itiraz etmektedir. Gözünü en üstte olana diktiği için, var
olanın kıymetini dahi bilememektedir.
Oysa, şu acılarına ve cehennem ihtimaline rağmen, yaşadığımız hayat, yokluğa
kıyasla bir varlık, bir nimet ve bir servettir. Acılı bir hayat, acısız bir
hayata kıyasla, elbette tercih sebebi değildir. Hele tam da acının ortasında,
çok zor gelir. O yüzden, ‘acısız bir hayat’ isteriz.
Aynı şekilde, cennette yaşamaya nisbetle, cehennemde yanmak elbette tercih
edilir cinsten değildir. Ancak, unutulan nokta şudur: Cehennemde bir hayat,
cennet hayatına kıyasla kötüdür. Ancak, yine cehennemde bir hayat, yok olmaya
nisbetle, iyidir. Hem, acısız hayata kıyasla acılı bir hayat elbette kötü
gözükür insana; ama acılar içinde yaşamayı mı, ölmeyi mi istersin diye sorulsa,
insan acılı da olsa hayatı tercih edecektir.
Açıkçası, insanın musibetlere ve cehenneme itirazı, varlık mertebeleri arasında
bir mukayeseden doğmaktadır. Mukayeseyi varlık ve yokluk arasında yaptığında
ise, insana, acılı bir hayatın ölümden, cehennemde var olmanın yok olmaktan daha
iyi olduğu görülmektedir.
Nitekim, meselâ Bediüzzaman Said Nursî, ruhuna bu hususu sorduğunda, "Cehennem
de olsa beka isterim" cevabını almıştır. Meselâ, Miguel de Unamuno, "Hiçbir şey
hiçliğin kendisi kadar korkunç gözükmüyor" demiş ve cehennemde yanmayı yok
olmaya tercih ettiğini söylemiştir.
Kısacası, var olmak ve var kalmak başlıbaşına bir nimettir. Bu bakımdan, iç
dünyalarında şefkatin tahrikiyle cehenneme ve acıya dair sözkonusu soruları
soranlar, en başta, bizi Varedenin bizi var etmesinin başlıbaşına bir nimet
olduğunu, bir şefkat ve merhametin cilvesi olduğunu görmelidir.
Kaldı ki, kendisine vücut verilen, yani var edilen insan, yalnızca bir vücud
sahibi olarak bırakılmış da değildir. Bilakis, sürekli acı çeken bir insan dahi,
bir taşın, bir otun veya bir hayvanın erişemediği bir varlık mertebesindedir.
Zira, cansız kalmamıştır; kendisine, vücutla birlikte can da verilmiştir. Hem
ona vücudun yanında yalnız hayat verilmiş de değildir; hayatla birlikte ruh da
verilmiştir. O ruh ile, ‘ot gibi’ yaşamaktan kurtulmuş, görmeyi, duymayı, zevk
almayı öğrenmiştir. Dahası, salt hayvan gibi ruh taşıyor olmakla da kalmamıştır;
kâinattaki her bir şeyin farkına varmasını sağlayan bir nimet olarak ona şuur ve
akıl da verilmiştir.
Vücut-hayat-ruh-şuur diye yükselen bu varlık mertebelerine baktığında, insan,
kendisine edilen ihsanı ve ikramı açıkça görebilir. Meselâ şu soruyu sorsa,
üzerindeki bu ihsan ve ikramların kıymetini çok daha net biçimde
kavrayabilecektir: İmtihan endişesi taşımayan, cehenneme düşme riski de olmayan,
üstelik ne geçmişten gelen elemleri ve ne de geleceğe dair korkuları bulunmayan
bir kedi yahut fare olmayı mı tercih ederdin; yoksa, bütün bu risklere, elemlere
ve korkulara rağmen, insan olmayı mı? Elbette, herşeye rağmen, insan olmayı
tercih edecektir insan.
Velhasıl, içinde acı unsurları taşıyor ve cehennem riski barındırıyor da olsa,
‘insan olmak’ başlıbaşına büyük bir nimettir. Taş olmadığı, tahta olmadığı, ot
olmadığı, hayvan kalmadığı için şükretmesi gerekirken, insanın bütün bu
nimetleri görmezden gelip daha fazlası niye verilmedi diye itiraza ve isyana
hakkı yoktur. Kaldı ki, Rabb-ı Rahîm, verdiği bu nimetlerin şükrünü edene daha
da fazlasını vereceğini zaten ilan etmektedir. Verdiği nimetin şükrünü edeni
cehenneme koymayıp cennetle nimetlendireceğini Kitabı ve Peygamberi ile zaten
bildirmektedir.
Maamafih, hakikatin bu veçhesi cehennemin varlığına yönelik soru ve itiraza
cevap getirirken, musibetlere ve acıya dair bir itiraz gene de gündemde
kalmaktadır. Hâlâ daha, içimizden, "Tamam, şükrünü ifa edene cehennem yok ama, o
insan şu dünyada gene de acılar ve musibetler yaşıyor" itirazı duyulmaktadır.
"Şu dünyada illa da acı çekmek mi gerek?"
Evet, illa da acı çekmek gerekmektedir. Zira, acılar ve hastalıklar içinde bir
hayat yaşamış şair Rilke’nin kavradığı üzere, insan, ‘acının ortasından geçerek’
kemale ermektedir. Acı istememek, kışsız bahar istemek, yani bahar istememektir.
Musibete razı olmamak, ateşin üstüne konmamış yemek istemek, yani pişmemiş yemek
istemektir. ‘Ham’ olan hamurumuzun pişmesi için, acıların ve musibetlerin
tahriki gerekmektedir.
Herkes, acıların, sıkıntıların, musibetlerin.. kendisini nasıl kemale
erdirdiğine dair bir dizi örnek yaşamıştır hayatında. Acısız, sıkıntısız
dönemlerinde nasıl gevşediğini, tavsadığını, gerilediğini de tecrübe etmiştir
herkes.
Ve bilhassa Mirac, kemale ermenin, olgunlaşmanın, en yüksek zirveye ulaşmanın
‘acı’yla ve ‘musibet’lerle irtibatının mucizevî bir örneğidir. Hz. Peygamber,
Miracı, rahat ve safa içinde iken değil; Hüzün Yılından sonra yaşamıştır. Kendi
kabilesinin akılalmaz eziyetine maruz kalıp Benî Haşim’le birlikte üç-buçuk
yıllık bir ambargoya maruz kaldıktan, bu ambargonun sona ermesinden hemen sonra
Hz. Hatice’yi yitirdikten, kalbinde onun hüznü yatışmamışken kendisini hep
koruyup gözetmiş olan amcası Ebu Talip öldükten; bu vefattan sonra kendisini
öldürme planlarının her tarafta konuşulur olduğu Mekke artık onun için tekinsiz
bir yer haline geldiği için sığınma talebiyle gittiği Taif’ten taşlanarak
kovulduktan.. velhasıl, peşpeşe gelen bu musibetlerden sonra Resûl-i Ekrem
(a.s.m.) Miraca yükselmiştir. Mirac, bu yönüyle, acılar ve musibetlerle önümüze
çıkan imkânın en parlak belgesi hükmündedir. Bu musibetler, Resûl-i Ekrem
(a.s.m.) için, Miraca uzanan yolda birer basamak vazifesi görmüşlerdir.
Diğer peygamberler için de, durum farklı değildir. Hz. İbrahim, miracını ateşe
atılırken yaşamıştır. Yunus aleyhisselam ise, balığın karnında iken. Eyyûb
(a.s.) hastalığın en şiddetli zamanında, Yâkub (a.s.) Yusuf’unun yokluğunda…
Bütün bu örneklere bakıp, şunu düşünelim: Miracdan sonra, miracına vesile olan
bu hadiseleri yaşamış olmaktan şikâyeti olup olmadığı sorulsa, Hz. Peygamber
şikâyet mi, hesapsız şükürler mi ederdi? O, musibet halinin mü’min için nasıl
bir ilerleme vesilesi ve nasıl bir ‘hızlandırılmış eğitim’ hükmünde olduğunu
bilmese, yaşadığı herhangi bir musibet karşısında "Elhamdülillâhi alâ külli hal"
deyip şükreder miydi? En ziyade musibete uğrayanların peygamberler, sonra
velîler, sonra onlara benzeyenler olduğunu söyleyen O (a.s.m.) değil miydi? Bu
hadis, musibetler ile insanın kemale ermesi arasındaki irtibatı bildiriyor değil
miydi?
Öte yandan, yaşadığı dehşetli ateş imtihanından sonra İbrahim aleyhisselama,
balığın karnından kurtulmasından sonra Yunus aleyhisselama, hastalığından sonra
Eyyûb’a.. yaşadığı musibete razı olup olmadığı sorulsa, cevap kesinlikle evet,
binler hamd ve şükür içinde evet şeklinde gelmez miydi? Gelirdi; zira bu
musibetler, miraclarının zeminini teşkil etmişti. Mirac, bu acılar içinde
gelmişti. Hayatında bir başağrısı olsun çekmeyen bir başka insan ise, ola ola
Firavun olmuştu sonunda…
Açıkçası, Allah, kullarına acı ve musibetleri acı çekip üzülsünler diye değil;
terakki etsinler, daha üst bir mertebeye çıksınlar diye vermektedir. Bir üst
basamağa, durduğu basamakta verdiği rahatsızlık ile sevketmektedir. Musibetlerin
tahriki olmasa, insanın oradan yukarıya çıkmaya gayret edeceği yoktur. Bilakis,
rehavet ve tembellik içinde daha gerilere düşmesi bile sözkonusudur.
Musibetler ve acılar bunun için verilmekte; ne var ki, fırsatı değerlendirenler
mirac yolunda yükselip yaşadığı musibete şükrederken, fırsatı elinin tersiyle
itenlerin hissesine isyan, itiraz ve şikâyet düşmektedir.
Yine, ilerleme ve kemale erme için, imtihan da zorunludur. Okullardan sınav
kaldırılsa kimsenin ders çalışmayacağını herkes bilir. Yani, imtihan olmasa, hiç
kimsenin hiçbir şey öğrenmeyecektir. Ancak çalışanın sınavı geçmekle
ödüllendirildiği, çalışmayanın sınavı verememekle ceza gördüğü bir sınav
ortamında gayretini kamçılar insan.
Bu bakımdan, kâinat bir imtihan meydanı olmasaydı, tanıma ve bilme de olmazdı.
Bu kâinat O’nun cemal ve kemalini görmek ve göstermek istemesi sırrınca
yaratılmışsa, O’nun cemal ve kemalini bizim görebilmemiz için bir ‘imtihan
psikolojisi’ bizim açımızdan gereklidir kısacası.
Ne var ki, hiçbir öğretmen, imtihanı, bazı çocukları sınıfta bırakmak için
yapmaz. Sınav, çocukların sınıfı geçmesi için yapılır; üstelik, çocuklara yüz
almalarını sağlayacak bilgiyi veren öğretmen, şefkat edip, yalnızca elli alana
dahi geçer not verir. Buna rağmen birisi sınıfta kalıyorsa, bu, öğretmenin
şefkatsizliğinden değil, öğrencinin lâkaytlık, dikkafalılık ve
tembelliğindendir.
İşte, Rabb-ı Rahîm de, bu dünyayı, birilerine zayıf not verip cehenneme atmak
için imtihan meydanı kılmış değildir. Nasıl öğretmenin çalışmayanı zayıf notla
tehdit etmesi esasında onu iyi not almaya teşvik için ise, Rabb-ı Rahîm’in
kullarını cehennemle tehdit etmesi onları cennete sokmak isteyişindendir. Ancak,
öğretmenin bu tehdidinin öğrencileri gerçekten çalışmaya sevketmesi için bu
tehdidin bir ‘blöf’ olmaması gerekir. Öğretmenin tembellik yapanı sınıfta
bırakamadığı, zayıf veremediği görüldüğü an, bu tehdidin ardındaki çalışmaya,
iyi not almaya ve bir üst sınıfa yükselmeye teşvik gayesi hiç mi hiç
gerçekleşmeyecektir. Aynı şekilde, Rabb-ı Rahîm’in kullarını cehennemle
tehdidinin cennet için çalışmaya gerçekten vesile olması için, bu tehdidin
gerçek bir tehdit olması gerekmektedir. Zira, cennet için, cehennem gereklidir.
Lâkayt ve tembel kulların cennet yoluna sevki, aksi halde cehenneme gidileceğini
görmekle gerçekleşmektedir.
Velhasıl, Rabb-ı Rahîm, cemal ve kemalini görmek ve göstermek için yarattığı şu
dünyada, bu yaratılış sırrının tahakkuku için imtihanı var etmiş, yine bu sırrın
tahakkuku için cehennemi yaratmıştır. Ancak, O, insanın yolunun önüne tuzaklar
koyuyor, cehenneme gitmeleri için her fırsatı kolluyor.. değildir. Tam aksine,
onların cehenneme gitmeyip cennetle nimetlenmeleri, Rablerini sonsuza dek
sayısız nimetleriyle tezahür eden güzel isimleriyle tanıyıp sevmeleri için her
imkânı hazır etmektedir. Nitekim, insanı böyle güzel bir dünyanın içinde aklıyla
yapayalnız bırakmış değildir. Aklın yanılma ihtimaline karşı, hiç yanılmayan,
yapılan her yanlışta uyarıp doğru yapılan her işte insanı huzura sevkeden bir
yardımcı olarak ‘vicdan’ı da vermiştir. Yalnız akıl ve vicdanı vermekle
kalmamış, doğruyu bulmak için kullanacağı başkaca kabiliyetler de vermiştir
ona—irade, duygular, hayal, ene, hatta nefis, esasen bu uğurda verilmiştir. Hem
O, insandan, bilmeye muktedir olmadığı birşeyi bilmesini istiyor da değildir. O,
ruhları yarattığında, bütün ruhlar O’nun rububiyetini kabul, ilan ve teslim
etmişlerdir. "Elestü birabbikum" (Ben sizin Rabbiniz değil miyim?) hitabına,
"Belâ" (Evet, sen Rabbimizsin) cevabını vermişlerdir. Rabb-ı Rahîm, onu zaten
tanıyandan, bu tanıma hali üzere kalmasını istemektedir.
Hem, O, en başta ruh olmak üzere, bize verdiği bütün bu kabiliyetleri doğru
biçimde kullanıp şu dünya imtihanını başarıyla geçmenin nasıl mümkün olacağını
Kelam-ı Ezelîsi ile de bildirmiş; Kelâmının nasıl anlaşılıp uygulanacağını
göstermek için de bize bizim cinsimizden bir örnek, ‘peygamber’ göndermiştir.
Bunlara ilaveten, ilhamlar, rüyalar, tevafuklar ile de bize hususî yardımlar
etmektedir.
Bütün bunlar, Rabb-ı Rahîm’in, imtihanı ve cehennemi, insanı tuzağa düşürüp
ateşe atmak için var etmediğinin en kesin delilidir. Rabb-ı Rahîm, insana O’nu
tanımasını temin edecek her türlü imkânı vermiştir. Hatta, imtihanın kendisi,
musibetler ve de cehennemin varlığı dahi, insanı O’nu tanıyıp cennete sevketmek
içindir. İnsanı O’nu nimetleriyle ebediyyen tanıyıp takdir edecek bir istidatta
olduğunu şu dünyada göstermeye teşvik edip, cennette nimetler içinde ebedî bir
hayat vermek içindir.
Özetle, cehennem, cennete gitmemiz için vardır. Cehennemin varlığı, cennete
teşvik içindir. O, cennete gitmemizi sağlayacak her türlü donanımla bizi
donatmış; ayrıca, yine rahmetinin bir cilvesi olarak bu donanımı yarı kapasitede
kullanmamızdan bile razı olmuş; daha da ötesi cennete lâyık amellere on sevap,
cehenneme lâyık amelleri ise bir günah yazacağını ferman buyurmuştur.
Velhasıl, Rabb-ı Rahîm, cehenneme gitmememiz için gereken ne varsa temin etmiş
olduğu, cehennemle tehdidi dahi bizi cennete sevk için yaptığı halde birileri
illa da cehennemi hak edecek şekilde yaşıyorsa, sorumluluk kendilerinindir.
"Cehennemsiz olmaz mıydı?" sorusunun fiilî cevabını ise, çağlar boyu, cehenneme
düşme korkusunun cennete lâyık mü’minâne bir hayata sevkettiği milyonlarca,
milyarlarca insan vermektedir.